Hayatımı kaydıran 10’lar / Doğan Yarıcı

0
372
Suat Bilgi

İnsan ve hayatını kaydıran, şarkılar, kitaplar, filmler temasını oldum olası sevdim. İlk başlarda basit bir oyun gibi algılansa da kişiyi ve okuru, yaşıyla orantılı bir şekilde nasıl da uzun ve keyifli bir yolculuğa çıkarır. Korsan Gazete için İdris’e bu öneriyi ilettiğim de ve hele hele kabul ettiğinde çok sevindim.

Umarım uzun ömürlü olur ve hem yazanları hem okurları beğenir, sever.

İlk olarak Doğan Yarıcı ile başlamak istedim çünkü hem çok iyi bir öykü yazarı hem çok iyi, çalışkan ve başarılı bir insan hem de dinledikleri, okudukları ve izledikleri ile “hayatının nasıl kaydığına” küçüklüğünden gençliğine yakından şahit olmuş biriyim.  (Aramızdaki yaş farkı çokmuş gibi bir anlama büründü bu cümle. Birlikte hayatlarımızın nasıl kaydığına şahit olduk demem lazım. )

Ayrıca yazı dili ve duygusuyla kendimi çok yakın bulduğum bir yazı ve “görme” insanı.

Edebiyat, müzik, sinema, bilim, felsefe vb dünyasından birçok merak ettiğimiz insanın şarkılarla, kitaplarla, filmlerle kurduğu canlı ilişkiye şahit olmuş olacağız.  Sanırım bu onlara da okuyan olarak bizlere de keyifli gelecek.

Bir sonraki Hayatımı kaydıran, şarkılar kitaplar ve Filmler de buluşmak üzere.

Doğan Yarıcı

Bir uzun yol sürücüsünün bilinç akışını anlattığı ilk öyküsü Ama 1986 yılında Özgürlük dergisinde yayımlandı.

İlk öykü kitabı Evlâ, Oğlak Yayınları İlk Yapıtları Serisi’nden 1993 yılında çıktı.

İkinci öykü kitabı Kemik, Oğlak Yayınları Edebiyat Dizisi’nden 1994 yılında yayımlandı. 1994 Yaşar Nabi Nayır Ödülü birinciliğini aldığı Kemik dosyası, bu kitabın üç öyküsünü oluşturur.

Daha sonra Aşk ve Sair adlı bir şiir kitabı, Mehmet Koyunoğlu tarafından desenleri çizilmiş özel bir baskıyla Şiir Atı Yayıncılık tarafından 1995 yılında basıldı.

Yazarın öykü, şiir ve denemeleri Gösteri, Nar, Varlık, Çalıntı, Adam Öykü, Sanat Dünyamız, Sanat Olayı, kitap-lık, Notos dergileri ve Cumhuriyet gazetesinde yer aldı.

10 yıldan fazla emek verdiği Aykırı Sözler Derleme Sözlüğü internette (az bir bölümüyle) yayımlandı, ancak bu çalışmayı henüz kitaplaştırmadı.

NanKör Coğrafya adlı uzun şiiri Nar Selection ‘96’da İngilizce olarak basıldı.

Gece Kelebekleri kıpkısa öyküler kitabı, Yapı Kredi Yayınları’nın “Yeni Yazı” dizisinden 2004 yılında çıktı.

Mart 2007’de Kıyıda adlı romanı Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarın ilk romanı olan Kıyıda, Radikal Kitap’ın “Türkiye Edebiyatının Okunması Gereken 140 Romanı” listesinde yer almaktadır.

Kıyıda’nın ardından 2012’de O Boşluk, 2013’te Her Aşk Gibi Yarım adlı romanları geldi. Her Aşk Gibi Yarım Ankara Üniversitesi 2014 Roman Ödülü’ne değer görüldü. Nisan 2014’te, yeni öykülerini bir araya getirdiği İs Odası yayımlandı. Aynı yıl, ilk üç öykü kitabı Evlâ, Kemik ve Gece Kelebekleri Kav adı altında yeniden basıldı.

Doğan Yarıcı 1 Haziran 1967’de Beykoz’da doğdu. Selime Vardar ve Hasan Yarıcı’nın oğludur.

Paşabahçe İlkokulu, Ortaçeşme Fevzi Çakmak Ortaokulu, Paşabahçe Ferit İnal Lisesi’ni bitirdi.

1985-1990 yılları arasında TRT’de gösterilen kültür ve eğlence programlarında yazar ve oyuncu, Hodri Meydan ve Masal Gerçek Tiyatrosu’nda oyuncu ve yönetmen olarak çalıştı.

1990 yılında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Balina ile Mandalina adlı şiirini oyunlaştırdı ve yönetti.

Gogol’un Burun adlı öyküsünü senaryolaştırdı. Yazarın senaryolaştırdığı Burun, yönetmen Metin Günay tarafından 28 dakikalık orta metrajlı film olarak çekilmiş ve aynı yıl Marmara Üniversitesi Uluslararası Kısa Film Yarışması’nda en iyi film seçilmiştir.

1987 yılından beri reklam sektöründe yazarlık ve yaratıcı yönetmenlik yapmaktadır.

Şarkılar

Bir.

Yetmişlerden bir yıl, Paşabahçe’de bir pasaj. Komşumuz Erol abinin kasetçi dükkânında yaz çırağıyım. Üç kaset, altı patlar! Karışık enstrümantal, karışık ecnebi, karışık Türkçe, karışık arabesk… Off kafam çok karışık!

Turgay’ın Tavernası: Eyo komova, bir şişe rakı 110 liraya, oldu mu ya! Queen: Bohemian Rhapsody. Orhan Gencebay: Kaderimin oyunu. Bülent Ortaçgil: Olmalı mı olmamalı mı? Jimi Hendrix: Third stone from the sun. Ayten Alpman: Ben varım. Hayatımın dışa doğru kayması, bu güzel kasabadan (yazılır karabasandan okunur) nasıl kaçarımın aklıma ilk düşüşü.

İki.

Yine yetmişler, 75 mi? Eve siyah beyaz televizyon gelmiş. Pazar Konseri, Hikmet Şimşek. Moonlight sonata. Bu nedir, bu nasıl bir şeydir, böyle bir şey nasıl olabilir deyişim. Kısa dalga radyo kuşağıyım ben, evde hep açıktı. Bana şimdi bile mırıldansanız, herhangi bir klasik musiki ya da halk müziği ezgisini, çat diye söylemeye başlarım. Müzeyyen Senar evimizin Meryem Ana’sıydı, ağlamakla inlemekle ömrü geçip gidiyordu mahallemizin kadınlarının. Fakat bu eli sopalı Joker dudaklı adam, az önce bunların çaldığı şu müzik! Kayıp ancak gidemedimdi.

Üç.

Bazı şarkıları çok eskiden duyar dinlersin, sonradan gelir arkadan vurur seni. Bu da öyle. İlk annemden dinlediğim, unuttuğumu sandığım, hayatımı kaydıran ninni. “Yağmur yağar lüle lüle, oğlum gelir güle güle, annesi kucaklar onu, ninni benim güzel oğlum ninni.” Söylediği gibi olmadı. Güle güle gelmiştim o gün hastaneye.

Dört.

Yücelerden Yüce Tanrı… İhsan Yüce’nin evinde fena kaydımdı.

Beş.

Salacak. Gecenin bir saatinde TRT 3, İzzet Öz ve Te-te-te-teleskop. Bir albüm çalıyor. Pink Floyd: Dark side of the moon. Kim ulan bu adamlar, ne diyor bunlar, ne anlatıyor? diye çıldırmalarım. Peşi sıra çıkmış bütün albümleri ve The Wall’a toslama! Gecenin bir vakti sahilde avazımız çıktığı kadar: Hey! Teacher! Leave us kids alone! All in all you’re just ey another brick in the wall.

Altı.

Yıl 1983 nokta 5 olsa gerek. Çengelköy’de döküntü mü döküntü Meserret adını verdiğimiz sığınmacı evimizdeyiz. Beş paramız yok, Metin’le evden çıkamıyoruz ama kaset bitince otomatik arka yüze dönen kasetçalar düşürmüşüz. Dire Straits: Sultans of swing. Supertramp: The logical song. Jethro Tull: Boure. Led Zeppelin: Stairway to heaven. Dön baba dönelim. Dönmüştük. Dönüşmüştük.

Yedi.

Yıl 1987. Kadıköy Yeldeğirmeni. Kapıya zarf bırakmış postacı. Üzerinde bir sürü Danimarka pulu. Süleyman abim plaklarından kaset doldurmuş bana, Maxell marka hem de. 90’lık, 120’lik. Bana! Elle yazmış kapağına tek tek içindeki parçaları. Tom Waits’ten Aretha Franklin’e, Art Blakey, Duke Ellington, Charlie Parker, Miles Davis ve daha niceleri. Kaset kaset tek parçadır onlar benim için. O gün bugün başucumdalar.

Sekiz.

Doksanlı yılların başı ya da seksenlerin kıçı, zaten fark etmez, dokunsak ikisi de ağlayacak. Aldanmışım, ceketimin vatkası korumuş beni meğer. Omzumda kadife olanı, Atlas Pasajı’na dalmışım. İçerisi hınca hınç insan dolu. Fakat herkes sus pus. Çalıntı’dan bir ses yükseliyor, Suat abim boynuma Allen Ginsberg takıyor: Amerika! Sesim artık hep nezleli.

Dokuz.

1994 yılı, Oxford Street, HMV müzik dükkânı. Bodrum katta uzak bir köşede takıldığım bir cd kapağı. Sırf meraktan. Stephan Micus. Implosions albümü, As i crossed a bridge of dreams parçası. Merak hep ayağımı kaydırdı.

On.

Nasıl olduysa iki binli yıllara gelebilmişim. Milenyum çok sırnaşık. Derken, yirmi yılda kotarılmış Amelie filminin finali. Son yazılar malum jenerik müziği eşliğinde akıyor. İkisi kavuşmuş, oğlana scooter’ın arkasında sıkıca sarılmış, gidiyorlar. Gidip çıktığım kıza evlenme teklif ettim. Kabul etti, iyi ki, bütün hayatım bana doğru tam kaymak üzereydi.

Kitaplar

Bir.

Kendim seçip okuduğum ilk kitabı anımsıyorum. (Buraya on kitap sığdırmam mümkün değil, onlarca kitap yazmalı.) İlkokulda hocaların kütüphanesinden habersiz ödünç aldığım (beyaz klasikler dizisinden) Anna Karenina ile Savaş ve Barış ciltleri. Annem nasıl kızıp söylenmişti, senin yaşın daha kaç! Babam, bırak hayatı öğrensin hanım, diyordu, çıraklık yapmama da kitap almama da arka çıkıyordu. Annem elbette mutsuz olmanın yollarına kaymamdan rahatsızdı. O zamanlar kendime nasıl bir zarar vereceğimin henüz ayırdında değildim. Büyülenmiştim. Çok acayip bir şeydi bu kitaplar. Ama çok acayipti!

İki.

Değirmendere’de faşistlerin kundakladığı (Kilim?) kitabevinin külleri üzerinde oynuyoruz. Ucu yanmış, kapağı kömür karası bir kitap ayağıma takılıyor: Bir Çağ Yangını, Hulki Aktunç. Derinlik Yayınları basmış. Sonradan öğreneceğim, Necati Tosuner’in yayınevi bu. Kıyıda oturup bir solukta okumuştum, veee hiçbir şey anlamamıştım! Ben ki, kendimi “okur” sanıyordum, ne kitaplar devirmiştim. Bir Çağ Yangını’yla bütün okumalarım sıfırlandı, tekrar en başa döndüm. (Yakın zamanlarda Murat Uyurkulak’ın Tol kitabı bende böyle bir etki bırakmıştır.)

Üç.

Peşi sıra, Kısmet Büfesi. Hilâl ablam Beyazıt’tan eve döndüğünde masama bıraktı, oku diye. İmzalamış: Kardeşime. Bilge Karasu’yu kerelerce okuyorum, kerelerce. Hâlâ bitmedi.

Dört.

Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli. Yozgat’ta turnedeyken, Abbas Sayar’ın dağ başındaki kulübesinde elime geçti. ‘Götür onu!’ demişti, ceket cebinde şangır şungur su katılmış rakı şişesi, hin hin gülümsemişti. Kitabı okuduktan sonra çakozladım o hin gülümsemeyi.

Beş.

Darbeler üst üste! Aysun ablanın makarnasını yersin, devasa Bilgi kitaplığının önünde dikilirsin, ezile büzüle bakarsın. Sade bir kitap sırtına takılırsın. Hakkâri’de Bir Mevsim, Ferit Edgü dersleri bir. Oradan buraya, buradan oraya, dıştan içe içten dışa nasıl bakılır, nasıl söylenir, form ve norm nasıl yıkılır bir bir.

Altı.

Yine bir Hulki Aktunç uydur kaydırması. Ten ve Gölge. Bu kitap öykü yazarlığımı evirdi. Bildiğim ve bilmediğim katmanlar birbirine kırıldı. Hulki abi bu kitabı bana “Yazı ve Tektonik” diye imzalamıştı. Ustalar biliyor.

Yedi.

Borges’in Kum Kitabı. Ayağımın altından halı mı çekildi, uçan bir halım mı oldu? Borges, kuşkusuz kitaplarımın sayıları arttıkça ahşap evimizde nüfusu da artan kâğıt güvelerinin ulu lideriydi.

Sekiz.

Kazancakis’in El Greco’ya Mektuplar’ı sanırım okuduğum ikinci kutsal kitaptı. Yumuşhan abinin didik didik her sayfasına aldığı notlar, kitabı iki üç kez okumama neden olmuştu. Hâlâ saklıyorum.

Dokuz.

Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler kitabı, Tomris Uyar çevirisi. Kitaptaki ilk öykü Parkların Sürekliliği, topu topu bir buçuk sayfaydı, canıma okumuştu. Okur!

On.

Gerçek Yayınevi’nin 100 Soruda dizisi. Efsane yazarların paha biçilmez verimleri. Hop oturup hop kalktığım kitaplar. Onlarla karşılaşmasaydım bilmiyorum ne olurdu.

Filmler

Bir.

Anneannemin Malkara’daki evinin terasından, bitişik komşu açıkhava sinemasına sülalecek dikiz! Rüzgâr Gibi Geçti. Yattığımız yerde, kurusun diye çarşaflara serilmiş cevizlerden araklayarak, yan dönüp kaykılarak seyrediyoruz. Yer yer uykuya daldığım efsunlu birkaç saat. Sen Nurten teyzem filmin ortasında bir ağlamaya başla! Öğüre öğüre ağla da ağla! Bütün sinema dönsün terasta dizilmiş biz bedavacılara baksın. Anneannem yaşadığına göre beş altı yaşlarındayım, ‘72 ya da ‘73 yılı olmalı.

İki.

Vecdi Sayar’lı Sinematek zamanları. Parkalı ablalar abiler elimizden tutup Beyoğlu’na götürmüşler. Çiçekli basmalı sandalyelerde oturmuş, dumanaltında çaylarımızı yudumlamış, heyecanla salona dalmışız. Karşımda şimdiye dek (ne görmüşsem!) hiç görmediğim bir şey. Şakülüm kaydı, bir daha iflah olmadım. Tarkovski’nin Ayna’sındayım. Durup durup süt kâseleri düşüyor içimde hâlâ.

Üç.

Victor Erice, Arı Kovanının Ruhu. Küçük Ana’nın köy sinemasında gösterilen Frankeştayn filminden etkilenmesiyle başlayan ıssız bir film. Maalesef çok az film çekmiş bu ustanın az diyaloglu şiirsel dili, beni derinden etkilemişti. Edebiyata en yakın, esin verici bir sanat dalı olarak görüyorum ben böyle sinemayı.

Dört.

Böylesi bir tanesi nar tanesi de Béla Tarr ve Ágnes Hranitzky’nin Torino Atı. Nietzsche’nin 1889’da Torino’da kırbaçlanan bir atı boynuna sarılarak kurtarmaya çabalamasını temel alan film, başıma “béla” olduydu. Oturup yazdıran, yaban güzelliği olan bir film, sayfa sayfa.

Beş.

Charles Chaplin’in Modern Zamanlar’ını babamla kahkahalar atarak izlemiştik, şimdi de oğlumuzla. Böylesi zor.

Altı.

Akbabanın Üç Günü (1975 yapımı fakat ben 90’larda izleyebildim). Hem de kaç kez, kaç kez! Hastasıyım, hele yatak döşek hastaysam. Sydney Pollack’ın en iyi filmi bence. Bu film yüzünden dönüp 70’lerin Amerikan sinemasını didik didik ettim. Gördüm ki, ellerinde çok iyi bir senaryodan başka bir şey yok. Görsel numaralar, şimdiki post prodüksiyon olanakları yok. Sıkı oyuncular, esler ve harika caz müzikleriyle unutulmaz filmler yapmış bu insanlar.

Yedi.

Yönetmen Akira Kurosawa ve Ishirô Honda’nın ortak filmi Düşler (1990), “harikulade” bir öykü kitabıdır bana göre. Tünelden çıkan asker, şemsiyesiyle rüzgârda savrulan yaşlı kadın. Tek söz söylemeden geçen duygu ve düşünceler. Hadi etkilenme bakalım!

Sekiz.

Julian Pölsler’in 2012 yapımı Duvar (Die Wand) filmi, birkaç dönümlük ormanlık alan, beş oyuncu, üç inek ve bir köpekle neler anlatılabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri. Böyle filmlerin altından hep bir kitap çıkıyor. Marien Haushofer’in aynı adlı kitabından uyarlanmış, yazar senaryoda da kalem oynatmış. Doğanın ortasındaki yalnızlık, tükenmişlikle başa çıkmanın yolları var mı? Bitmekte olan kurşunkalem rüyalarıma girmişti.

Dokuz.

Godfather I ve II (üçüncüsü sayılmaz) diyeceğim ama Coppola’nın bana göre daha büyük bir filmi var. Dracula, Apoclypse Now değil, en az puan alan filmlerinden biri olan Youth Without Youth (2007). Film kimi yerlerde ne kadar yalpalarsa yalpalasın, yeryüzündeki dillerin kökenine inmeye, ilk konuşma dilini bulmaya çalışan genç profesörün aşkla sarmalanmış hikâyesinin akışı müthiş. Eh, bunun da altından bir kitap çıktı, Mircea Ellade’nin romanını uyarlamış büyük usta. Bana göre, bu filmi çekene kadar sinema sanatına hizmet etmiş Coppola. Bu filmdeyse sinema sanatı ona hizmet etmiş.

On.

Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak (1976). Beykoz’da yeni açılan Arı Sineması’nda izlediğim ilk “ayıpçı” komedi filmi. (Sefa Önal yazmış, Nazmi Özer yönetmiş.) Salondaki erkek sürüsü gülüp eğleniyordu fakat filmin kadınlara bakışından ve filmi yapanların sinsi samimiyetsizliğinden hoşlanmamıştım. Utanmış ve üzülmüştüm. Yarısında sinemadan çıkıp ötede kalmış köhne, katlanır ahşap sandalyeleri olan Yeni Sinema’ya geçmiştim. İki film birden oynuyordu: Susuz Yaz ve Vesikalı Yarim.

S/on bir söz: Müzik, kitap ve film şuralarda durup bekleyen bir şeyler değil. Elbette açlıkla, aramakla edinilecek. Fakat şimdi buradan bakıyorum da, ne çok emek vermiş ablalarımız abilerimiz biz çocuklara, hem de suya yazı yazar gibi usulca. Lütfen, mümkünse, çevrenizdeki çocuklara, yeniyetmelere ve dahi bilumum gençlere birer ikişer siz de uzatınız.

Cevap yazın

Yorum Yazınız.
Lütfen adınızı giriniz