Sinemanın vahşileri

0
66
Tuncer Çetinkaya

Yönetmenliğini Scott Cooper’ın üstlendiği, bu hafta vizyona giren Vahşiler, Hollywood’un yerli sorununu merkezine aldığı yapımlara eklenen yeni bir halka olarak dikkat çekiyor. Oyuncu kadrosunda Christian Bale, Rosamund Pike, Ben Foster gibi kalburüstü oyuncuları barındıran film, seyirciyi 1892 yılına, Cheyenne savaşlarının yoğun olarak yaşandığı bir döneme götürüyor.

Vahşiler, bir kabile şefi ve ailesini yerleşim bölgesine götürmek durumunda kalan bir subayın öyküsüne odaklanıyor. Yıllardır devam eden yerli savaşlarından yorgun düşmüş Yüzbaşı Blocker, Fort Berringer’den Montana çayırlarına uzanan tehlikeli yolculukta, hayatı boyunca edindiği deneyimleri; hükümet politikalarını, ırkçılık ve barış üzerine düşüncelerini gözden geçirmek zorunda kalıyor. Bir baskında ailesini kaybeden dul bir kadının da eklemlendiği serüven, birbirlerini düşman olarak tanıyan taraflar için vahşi doğada verilen zorlu bir sınava dönüşüyor.

Sinemada Yerli Temsilleri

Sinema tarihinin çeşitli dönemlerinde, dönemin ruhuna uygun bir bakışla beyazperdeye yansıyan “Kızılderililer”, sessiz yıllarda, uygarlığın önündeki en büyük engel olarak resmediliyordu. Batı Kervanı ya da Demir At gibi yapımlarda, Vahşi Batı’yı fethetmeye çalışan Beyaz Adam’ı mücadelesinde başarısız kılmak için her yolu deneyen bu “vahşilerden” kurtulmanın tek yolu, altıpatlara erken sarılmaktan geçiyordu. Empati duygusundan yoksun ve kaba bir bakışla ele alınan yerliler, kafa derisini yüzmek için fırsat kollayan, muhafazakâr ailelerin korkulu rüyası tiplemeler olarak belleklere kazındı.

Irkçı görüşleriyle bilinen John Ford da dâhil olmak üzere, 30’lu ve 40’lı yılların sinemasal maceralarında da benzer bir yaklaşımın izleri vardı. 1950’de Delmer Davis’in yönettiği Kırık Ok, resmi ideolojik bakışın dışına çıkan ilk önemli film olarak sahneye çıktı. 1870 yılında, Apaçilerle süren kanlı çatışmaların ardından bölgeye gönderilen eski asker Tom Jefferson’ın (James Stewart) öyküsünü konu alan filmde, Yeni Dünya’nın gerçek sahipleri, ilk kez kana susamış ve savaşmaya can atan caniler olarak değil, kendi topraklarında özgür bir yaşam kurmak isteyen insanlar olarak ele alınmıştı. Dört yıl sonra gündeme gelen Robert Aldrich’in Asi Cengâver’i ise, Geronimo’nun teslim olmaya karar verdiği bir dönemde, kabilesinden sökülüp sürgüne gönderilmeye direnen Massai’nin (Burt Lancaster) trajik öyküsünü konu alıyordu. Film, popüler sinemadaki en etkileyici Apaçi temsillerinden biri anlamına da geliyordu.

Özgür Sinema’nın “Kızılderilileri”

Hollywood’da, Ford’un bile günah çıkartmasına neden olacak iade-i itibar dönemi için 1960’ları beklemek gerekecekti. Baharda Hücum (1964), yılardan boyunca Batı’yı fethetme masalları anlatan ihtiyar kurda, topraklarından edilerek çöle salınan yerlileri anlama olanağı verecekti. Bu dönemde, Özgür Hollywood Sineması, ezilenleri eklediği repertuarına birbirinden önemli yerli kompozisyonlarını da ilave etti. Bunların arasında en ilginçlerinden olan Hombre (Martin Ritt, 1967), çocukluğunda Arizona Apaçileri tarafından kaçırılan John Russell’ı (Paul Newman) bizlerle tanıştırıyordu. Yıllar sonra ailesinden kalan toprağa sahip çıkmak için kasabaya dönen genç adamın “uygar beyazları” (!) tanıma süreci hiç de kolay olmayacaktı. Arthur Penn’in Küçük Dev Adam’ı ise (1970), 120 yaşındaki Yerli Jack Krabb ekseninde (Dustin Hoffmann), soykırım ile Vietnam’daki May Lai katliamı arasında bağ kurmaktan çekinmeyecekti.

2000’lerde, yerli soykırımına bulaşmanın bedelini ağır ödeyen bir subayın Uzak Doğu serüvenini konu alan Son Samuray (Edward Zwick, 2003) ya da Dee Brown’dan uyarlanan Kalbimi Vatanıma Gömün dizisinde karşımıza çıkan gerçekçi yerli temsilleri, artık “en iyi Kızılderili, ölü Kızılderili’dir” deyişini umursamıyor görünüyor. Vahşiler, dingin anlatımı bir yana, sağlam senaryosu ve oyuncu performanslarıyla sözü edilen insani dokunuşa katkı vermeyi başarıyor.

Cevap yazın

Yorum Yazınız.
Lütfen adınızı giriniz