Türkiye’deki ABD emperyalizminin etkisi -6-

0
88
Tuncay Koç

Tuncay KOç

2007 genel seçimlerinden hemen sonra gündemde Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı. MHP lideri Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’nin 367 milletvekiliyle Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılabileceği kararına karşı Mecliste olacaklarını ilan etmişti. MHP’nin ve AKP’nin beraber Mecliste olmaları bir uzlaşmayı gereksiz kılıyor; böylece AKP’nin adayı Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oluyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise Başbakan olarak devam ediyordu.

OPERASYONLAR DÖNEMİ

Bu seçim başarısından sonra Ergenekon operasyonları adı altında bir dizi operasyon başlıyordu.  2008 yılına girildiğinde, adı faili meçhullerle anılan eski General Veli Küçük ve bir kısım emekli asker tutuklanıyordu. Bu tutuklama hemen hemen her çevrede memnuniyetle karşılanıyordu. Çünkü Veli Küçük ve ekibinin bir yıl önce gazeteci yazar Hrant Dink’in öldürülmesinde rol oynadığı düşünülüyordu. Fakat bundan sonra yapılan Ergenekon operasyonlarında Türkiye’nin tanınmış isimleri, bir dönemin güçlü simaları, daha çok da ulusalcı kesimden isimler bu operasyon dalgalarına tutulacaktı. Bu kapsamda Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni  İlhan Selçuk, İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek, emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon, eski rektör Kemal Alemdaroğlu gibi isimler gözaltına alınıyor ve aralarından bazıları  tutuklanıyordu. Operasyonlarda tutuklananların bir kısmı mahkemelerce süreç içinde serbest bırakılıyor; bu da operasyonu yapanlarca hoş karşılanmıyordu.

Ardından Poyrazköy casusluk davası, Balyoz davası  Odatv davası gibi çok sayıda dava ile askerin özerk ve siyasi gücü kırılmak isteniyor, muhaliflere ise gözdağı veriliyordu.  Özellikle Balyoz davasında eski kuvvet komutanlarının yanı sıra muvazzaf generallerinde tutuklanması, TSK içinde büyük çalkantılara yol açıyor; bu da orduda özgüven kırılmasına yol açıyordu. Yine Meclis Başkanı Bülent Arınç’a suikast yapılacağı söylentisiyle gerçekleştirilen bir operasyonla TSK’da “kozmik oda” diye tabir edilen yere giriliyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde yapılan bu operasyonlara NATO’ya üye ülkeler herhangi bir tepki vermiyor, ABD’de bazı subaylar sadece tutuklanan bazı generaller için “İyi tanırdık” gibi kişisel beyanlarda bulunuyorlardı. Genel olarak ABD ve AB, “Ordunun siyasi iktidar üzerindeki vesayeti kalkıyor” diye beyanatlar veriyorlardı. Yani ABD’nin, NATO’da en önemli müttefiklerinden biri olan TSK’ya yapılan bu operasyonlara üstü kapalı olarak desteği mevcuttu. İşin özü olarak da BOP Projesi kapsamında ılımlı islamı Ortadoğu’da yaymak karşısında Türkiye’de direnç noktası görülen Kemalistler tasfiye ediliyordu.

Anayasa Mahkemesinin bazı kararları ve yukarıda değinilen operasyonlar sürecinde yargının önemi artıyor, HSYK’nın iktidardan görece bağımsız yapısı rahatsızlık yaratıyordu. Bu nedenle AKP, yargıyı yasamanın güdümüne sokabilmek için Anayasa değişikliğine gidiyordu. Meclisten yeterli çoğunlukta geçmeyen değişiklikler için referanduma gitme kararı alınıyordu.  Bu süreçte liberallerden Kürt hareketine, tüm cemaatlerden Saadet ve Büyük Birlik Partisine, işadamlarından cemaatlere kadar geniş bir ”Evet” cephesi yaratabilmişti. Fethullah Gülen ise ABD’den verdiği söyleşilerde “ölülerin bile kalkıp referandumda EVET demesi gerektiğini” belirtiyordu. AKP, 12 Eylül 2010’da gidilen Anayasa referandumunda istediği sonucu %58 ile alıyordu. Anayasa Mahkemesi ve HSYK yeni düzenlemelerle  şekilleniyordu.

Erdoğan, referandumdan istediği sonucu alınca hemen Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanununda  değişiklikler yapıldı. Artık yargının iktidardan bağımsız olma konumu  kırılmıştı. Bu tarihten sonra Anayasa Mahkemesi, Meclisten geçen kanunlar üzerinde denetim yapmayı büyük ölçüde bırakarak iktidara geniş bir alan açıyordu.

AKP ve Erdoğan, 2011 seçimlerine referandumdan aldığı taze güç ve propaganda kuvvetiyle gitti.  Haziran 2011 seçimleri, tıpkı referandumda olduğu gibi bağlaşıklarından hepsi tamamdı ve yanındaydı. Yani, sağ-sol liberaller, sermaye grupları, tüm cemaat ve tarikatlar, BDP’li bağımsızlara oy vermeyecek kürtler, Saadet Partisinden koparılıp kenarda bekletilen  Has Parti…  DYP ve ANAP’ın artık bu seçimde anısı bile kalmamıştı. Seçimlerde RTE önderliğinde AKP’nin aldığı  %49 oy kendileri için yeni bir başarıydı.

ARAP BAHARI SURİYE SAVAŞI

Aynı yılın (2011) başlarında, sonradan  Arap Baharı olarak adlandırılacak olaylar zinciri meydana gelir.  Tunus’ta başlayan halkın isyan hareketleri giderek yayılır. İsyan Mısır’a sıçrar ve 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarı devrilir. Ardından Libya’da olaylar başlar.  Halk Kaddafi rejimine isyan eder. Kaddafi kuvvetlerinin aşırı şiddet kullanarak isyanları bastırmak istemesi üzerine işe NATO karışır ve Libya’ya askeri müdahalede bulunur. O tarihte Başbakan Erdoğan önce “Nato’nun Libya’da ne işi var? Libya’nın petrolü Libyalılarındır” açıklamasını yapar. Ancak 4 gün sonra Türkiye, NATO bünyesinde Libya’ya deniz kuvvetleri sevkeder ve Libya’da aktif görev üstlenir. Kaddafi bu süreçte isyancılar tarafından linç edilir. Libya’da Kaddafi rejimine karşı kullanılan radikal dinci unsurlar, burada işleri bittikten sonra Suriye’ye transfer edilir.

2011 yılında Arap Baharı, Suriye’de iç savaş olarak kendini gösterecektir. Türkiye, Suriye’de aktif olarak taraf olacak, ABD’nin Suriye-Güney Irak-İran üzerindeki Şii eksenine karşı Türkiye-Katar-Suudi Arabistan üzerinden Sünniliği kullanarak Ortadoğu’da giremediği bölgeleri de kendi nüfusuna almak isteyecektir. Daha önce Büyük Ortadoğu Projesi olarak kurguladığı düzene, Türkiye, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik derinlik” teziyle eklemleniyordu. Davutoğlu ve Erdoğan, eski Osmanlı İmparatorluğu nüfus alanına ulaşmak istiyor, Şii eksene karşı Sünni eksenin liderliğini üstlenmeyi amaçlıyorlardı. Bu nedenle ABD eliyle yaratılan Suriye iç savaşına büyük bir iştahla giriliyordu.

NATO, soğuk savaşın bir parçası olarak işlev görmüş ama Sovyetlerin çöküşünden sonra dağılmamıştı. İkiz Kulelerden sonra kendisine “terörle mücadale” misyonu, sonra da Arap Baharıyla beraber “demokrasi bekçiliği” misyonu biçti. Yeni konsepte uygun olarak yeniden yapılanmaya gitti. Bu çerçevede NATO, Avrupa’da 11 olan üs sayısını 6’ya indiriyor, Madrid ve Heidelberg’deki üsleri kapatarak yerine İzmir’de yeni bir NATO üssü kuruyordu.

2012 Kasım ayında İzmir’de bu NATO üssünün açılışı yapılırken, aynı dönemde Malatya Kürecik’e de füze savunma sistemi üssü kuruluyordu. Bu üssün anlaşmaları bir yıl önce ABD ile yapılmıştı ve Obama’nın başarısı olarak görülüyordu. Amacın Suriye’den gelecek füze saldırılarına karşı kalkan görevi olacağı söylense de asıl amacın İsrail’in güvenliği olduğu ileri sürülüyordu.   Üssün yönetimi NATO (ABD) elindeydi. Türkiye, bu üssü ‘radar üssü’ olarak kamuoyuna tanıttı.

Ordunun siyasi gücünün tasfiyesi, polisin yeni bir silahlı kuvvet olarak güçlendirilmesi, yasama-yürütme-yargının neredeyse eşgüdüm halinde olması ve içeride muhaliflerin seçim başarısızlıkları iktidarı bir güç sarhoşluğuna itiyordu. Tek problem Suriye politikalarıydı. Esad’ın 6 haftada düşmesini öngörmüşler ama 2 yıl geçmiş ve Beşar Esad Suriye’de hâlâ iktidarda ve hâlâ direniyordu. Yanında İran ve Rusya vardı. Bu süreçte AKP, Suriye’de daha kapsamlı bir askeri müdahale itiyor fakat değişen uluslararası konjonktürde ABD artık Suriye’ye açık bir müdahaleye yanaşmıyordu. ABD, iki yıl önceki Suriye politikasından dönüş yapmaya başlamış, bu da AKP’yi sinirlendirmişti.  Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde patlatılan bomba 53 yurttaşın canını almıştı. Erdoğan, bu süreçte Hükümet Başkanı olarak Reyhanlı’ya  değil, önceden belirlenmiş Obama ile görüşmeye ABD’ye gitti. O güne kadar küçük sorunlar olmuşsa da bu gidişinde Amerika’da çok sıcak karşılanmadı.  Suriye politikasında Türkiye ile ABD’nin görüş ayrılıkları  belirginlik kazanmıştı.

GEZİ VE SONRASI

29 Mayıs 2013’te İstanbul’da hem 3. Havaalanı hem 3. Köprü ihalesi yapılmıştı. Aynı gün, Taksim Gezi Parkına inşaat yapmak için ağaçlar kesildiğinde küçük bir grup kurdukları çadırlarla Topçu kışlası  inşaatına izin vermemişti. Olayların üç gün içinde büyümesiyle 1 Haziran’da Taksim’den polis kovulmuş, isyancılar Gezi parkını işgal etmişti. Bu, Türkiye tarihinde görülmemiş bir 15 günün başlangıcı olacak, tüm Türkiye’ye yayılan protesto gösterileri başlayacaktı. Olayların nereye varacağını kestiremeyen Başbakan, Fas’a toplantıya gidecekti. Döndüğünde polisin kan dökmesine ve olayların şiddetle bastırılmasına göz yumulacaktı.

Her şeyin kontrol altında düşünüldüğü bir zamanda 17/25 Aralık operasyonu denilen, AKP’li 4 Bakanın Reza Sarraf’la rüşvet ilişkileri ortaya döküldü. Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da ismi bu operasyonlarda geçiyor, iki Bakanın oğlu gözaltına alınıyordu. İktidar, karşı operasyonlarla olaylarda görevli tüm Savcı ve polisleri görevden aldı. Ardından güvendikleri hakimlerle gözaltı ve tutuk incelemesi için Sulh Ceza Hakimlikleri kurdu. 17/25 Aralık operasyonlarında gözaltı ve tutuklananların hepsi -başta Reza Sarraf olmak üzere- süreç içinde serbest kaldı. İktidar yüksek sesle dillendirmese de olayların arkasında dış güçlerin özellikle ABD’nin olduğunu dile getiriyordu. Operasyonları yapanlar Fettullahçı polis ve yargı mensuplarıydı ve bu örgütün ABD ile ilişkileri Ergenekon davalarından beri biliniyordu. ABD politikalarının Suriye’de farklılaşmaya başladığı 2013 yılı, Türkiye-ABD ilişkilerinde de büyük gerilimlere neden olmaya başlamıştı.

AKP iktidarı işte o zaman Fettullahcılarla ortak hareket etmeye son vermeye başladı ve Balyoz, Ergenekon gibi davalarda tutuklanan, hüküm giyenlerin davalarında değişiklikler gündeme geldi. Bu davalarda tutuklananlar serbest bırakıldı, verilen kararlar Yargıtay tarafından bozulmaya başlandı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da bu kapsamda serbest kaldı. Artık Fettullahcılara “FETÖ’cüler” deniyor, iktidar onlardan boşalan bürokrasi kadrolarına milliyetçileri getirmeye başlıyordu.

30 Mart 2014 Belediye seçimlerine gidilirken iktidar için olaylar aleyhine gelişiyordu. Fakat korktukları sandıkta olmamış, Belediye Başkanlık oylarında %45,5 oyla Belediyelerini korumuşlardı. İktidar rahatlamıştı, ne olursa olsun oy veren tabanı kendisinden vazgeçmiyordu. Bunu gördükten sonra tek amaçları, kendi tabanlarını bir arada tutmak oldu. Gazete ve televizyonlara baskılar arttı. Çünkü 4 ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı ve aldıkları %45,5 oy her şeye rağmen Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilebileceğini gösteriyordu. Tüm hedef buna kilitlendi. Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos 2014’te Belediye Başkanı seçilmesinden tam 20 yıl sonra %52 oyla Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu. Seçimden sonra tebrik telefonu eden ABD Başkanı Obama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 45 dakika telefonda görüştükleri, ağırlıklı olarak Suriye konusunu konuştukları basına yansımıştı.

Gelecek ve son  kısım Suriye Bataklığı

 

Cevap yazın

Yorum Yazınız.
Lütfen adınızı giriniz